Ghost

Aşırı Hızlı Bologna Turu…

Yaklaşık 7 aydır, ha bugün ha yarın yazarım diye geçiştirdiğim bloguma geri döndüm (Bu kaçıncı oldu? :)). Aslında tam da yatmak üzereydim ki yazmaya karar verdim; saat olmuş gecenin üçü, yatıp uyusana kızım diye de düşünmüyor da değilim. En iyisi, en tazesinden gittiğim Bologna’dan başlayıp, oluruna bırakmak sanırım. Dur önce gideyim de meşhur notlarımı tuttuğum defterimi getireyim de; nerelere gitmişim hafızamı tazeleyeyim. -O defter olmasa bu blog da olmazdı sanırım, bana en çok sorulan soruların başında da bu geliyor zaten, ‘Nasıl bu kadar detaylı yazıyorsun?’; onu da cevaplamış olayım; elimin altından hiç ayırmadığım ve özellikle yurt dışındayken her şeyi, anlık yaptıklarımı da not ettiğim bir defterim var, e tabi oradan aldığım broşürler, haritalar, biletler ve ıvır zıvırlar da… Yoksa bu kadar çok detay hatırlayacak kadar fil hafıza değilim ama olmayı isterdim elbette. 

Bologna seyahatim çok ani planlanmış bir seyahatti, işten istifa etmiş, boşluğa düşmüş bir haldeyken, bu seferlik kendimi şımartmak istemiştim. En çok yapmayı sevdiğim şey, ne de olsa seyahat etmekti ve şımartma şeklim de bu seferlik beni çok yormayacak, kendi iç sesimi bolca dinleyebileceğim türden olmalıydı. En sevdiğim ülke İtalya’ydı. Kuzey taraflarını da hiç görmemiştim ve, o zaman Bologna’ya gidip bi Bolonez soslu makarna yiyip, kızıl kenti keşfedip, dünyanın en eski ikinci üniversitesinin koridorlarında yürüyüp, müthiş melodik İtalyan dilini de duyayım ve döneyim istedim. İşte böyle bir anda planladım ve biletimi aldım. Yurt dışında hep konfordan uzak yerlerde, en ucuz yollu seçeneklerle kalan birisi olarak bu kez şımarıklık yapıp, 5 yıldızlı bir otel’de rezervasyon yaptırdım. Sonrasında da kabin boy bagajımı sırtlayıp yola koyuldum… 
Gelelim Bologna’ya.. Geldik… :) Burası Toskana’nın kuzeyinde yer alan, Emilia Romagna bölgesinin başkenti olmakla beraber, kırmızı tonunun bina, meydan ve tarihi eser anlamında en güzel kullanıldığı, meşhur Bolonez sosa ismini veren, mütevazi ve sıcak ortamlara sahip meydanları, yamuk kuleleri, kemerli sokakları, kafeleri, mimarisi, üniversitesi ve leziz yemekleriyle sıcacık bi İtalyan kenti. Bana göre salt gidilmekle kalmayıp, yaşanılası bir şehir hatta. Biraz detaylara inelim şimdi; aslında zorlanıldığı takdirde sadece 1 gün bile yetebilir Bologna’yı keşfetmek için. Hatta öyle ki en meşhur meydanı olan Piazza Maggiore’de ‘tourist information’dan alacağınız haritada, 3 saat sürecek bir rota çizmişler. Bologna küçük bir kent olmasına rağmen, Avrupa’nın en eski ve en köklü üniversitesine de sahip olduğu için, bir taraftan da bir öğrenci kenti. Herkes sokaklarda, herkes genç, her kafe dopdolu, her merdiven içkilerini yudumlayan öğrencilerle kaplı. Üniversite, oldukça eski, tarih kokan bu yaşlı kenti çok güzel gençleştirmiş. Dante, Kopernik, Erasmus, Mozart gibi tarihe yön vermiş kişilerin de yolu geçmiş bu okulda. Erasmus, Da Vinci gibi öğrenci değişim programları da buradan başlayarak yayılmış.. Nedense tarihi yerlere dokunarak gezmeyi çok seviyorum, gözümü kapatıp oraya dokunduğumda oradan geçmiş insanlara temas etmiş gibi hissediyorum. Ve elbette ki üniversite koridorlarında gezerken hepsini hayal ettim, hatta belki bir umut Umberto Eco’ya rastlar mıyım diye epey bakındım, zira kendisi bu üniversitede profesörlük yapıyor. Gitmeden önce bu detayı bildiğimden çantama Umberto Eco - Gülün Adı kitabını da atmadım değil, sırf görürsem bi imza attırabilirim de belki ayak üstü bir iki muhabbet ederim diye düşündüğümden… tam bir Türk kafası işte :). Ama denk geldim mi? Elbette hayır. Üniversite koridorlarında gezindikten sonra bahçesine çıktım ve tam karşımdaki duvarda kocaman bir ağaç figürüyle karşılaştım, yanında İtalyanca olarak Nazım Hikmet’in bir dörtlüğü yazılmıştı. Tam olarak ne yazdığını anlamasam da çat pat İtalyancamla, adalet ve doğruluk için savaşmamız gerektiğinden bahsediyordu bize Nazım. Belli ki Gezi’ye destek için yazılmış diye düşünürken, biraz daha yaklaştığımda #resistanbul #occupygezi yazılarına da denk geldim ve daha bir gönlüme girdi bu kent, daha bir sevdim. Burada doktoraya mı başvursam diye de düşünmedim değil. Kim istemez ki burada eğitim almayı, yaşamayı…

Eveeeet sırada yeme - içme kısmı var. Madem ki bu bir şımartma gezisi ve madem ki ben dünyanın en leziz mutfağındayım, o zaman bolca yemeliyim diyerek yerel halkın tavsiyelerine kulak kabarttım; hatta öyle ki bu mekanları kimi zaman Via İndipendenza’da yürürken rastgele durdurduğum yaşlı bir teyzeden aldım, kimi zaman da Neptün çeşmesinin etrafında merdivenlerde oturan gençlerden. İlk olarak gençlerin tavsiyesini dinledim ve kendimi Via Mentana’da yer alan Osteria Dell’Orsa’ya attım. Müthiş bir yerdi, akşamları canlı müzik, şiir okumaları, tartışma ortamları yapılabilen, hiç turistin olmadığı, makarnasının nefis olduğu bir yer, ama en en güzeli ise masaların ortaklaşa kullanılmasıydı, ben de bu sayede çok tatlı bir İtalyan çiftle tanışıp, muhabbet ettim ve tek olarak gezmekten hiç de sıkılmadığımı bir kez daha fark ettim. Yaşlı teyzenin tavsiyesi ile gittiğim bir diğer muhteşem restoran Via Delle Belle Arte’de yer alan Trattoria Anna Maria.MMmmmm işte tam da size, gerçek bir italyan Mama’sının elinden çıkma yemekler tatma fırsatı diyorum. Yaklaşık 30 senedir kesintisiz servis ettiği Tortellini Ragu’sunu yerken zevkten ölebilirsiniz :) Kırmızı örtülü masaları, gelen ünlülerin fotoğraflarının, en çok da Sophia Loren’in fotoğraflarının olduğu dekorasyonuyla her bakımdan harika bir mekandı. Gecenin bu saatinde yazdıklarım, midemin gurultusu…  Ben en iyisi bi buzdolabını açıp, boş boş bakıp da geleyim…

Yazım yine uzadıkça uzadı ama aslında daha yazmak  istediklerim bitmedi. Kısa mı kessem, yoksa her yazmak istediğimi yazsam mı bilemedim, neyse beraber görürüz, devam ediyorum… Bologna tanımını red etmeyecek düzeyde, tam bir kırmızı şehir; tüm binalar gerek eski, gerek yeni kırmızı ve toprak tonlarında, hem sosyalist ve komünist bir şehir burası. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında, Mussolini’ye karşı gösterdiği direnişle yer etmiş hafızalarda. Günümüzde de hemen hemen her gün üniversite öğrencilerinin düzenlediği gösterilere sahne oluyor şehir. Daha fazla uzatmadan son kısımda da, mutlaka görülmesi gereken yerlerden bahsedip bitirmeyi düşünüyorum. Bu İtalyanların yamuk yapılara karşı bi sempatisi var kesin, şehrin her yerinden görülebilen özellikle benim yer yön bulmama çok yardımcı olan Asinelli’nin kuleleri var aslında şehirde yaklaşık 15 adet kule var, ama en ünlülüleri Due Torre olarak bilinen kuleler, biri; üstünüze düşeceğini sanabileceğiniz kadar yamuk ve kısa olan, diğeriyse düz ve uzun duruşuyla berikinin yamukluğunu haince gözler önüne seren yan yana iki kule. Gitmişken tepesine çıkıp iki fotoğraf çekmezseniz olmaz tabi. Ayrıca yukarıda kısacık olsa da, belirttiğim gibi şehirde 38 km boyunca devam eden neredeyse tüm sokakları kaplayan, Portico diye adlandırılan kemerleri var. Çoğunlukla çift taraflı olup binaların ön taraflarına inşa edilmişler. Ama öyle güzel inşa edilmişler ki, binaların yaşama alanını kısıtlamadığı gibi, kışın yağmurdan, yazın güneşten koruyorlar ve UNESCO koruması altındalar. Ve tabi artık detaylı olarak yazmayacağım ama isimlerini paylaşacağım yerlere de mutlaka gidin, mesela Neptün Çeşmesi etrafında dolanıp bir şeyler için, San Vitale Antik Kanalı’na minicik bir pencereden bakıp hayallere dalın, mesela Basilica di San Petronio’nun gotik mimarisine hayran kalın ya da Museo Morendi’de, Morendi’nin eserlerini inceleyin ya da 15. yüzyıldan beri içki servis eden Osteria Del Sore’de bir şeyler için…
Yeşil Pasaportlu Kız’ın şipşağa gelen Bologna seyahati böyleydi işte. Güzel sokaklar, yerden çeşmeler, üniversiteler, tiyatrolar, sanatla iç içe, her yerinde konserlerin verildiği, müthiş lezzetlerin olduğu, sokak çalgıcıları ve ressamlarıyla İtalya’nın hem en sakin, hem en canlı, hem en sanatsal şehrinde kısacık ama dopdolu bir seyahatti.. Bir daha gider miyim? Evet. Ama şimdi sıra sizde… 
Aaaa ben asıl en çok yazmak istediğim şeyi yazmadığımı fark ettim. Malum, saatin artık 4 olması ve benim uykumun iyice gelmesi unutturdu, ama buraya dipnot olarak mutlaka eklemeliyim. Bologna’da beni en çok şaşırtan şeydi, bir Adanalı olarak ve oradaki Büyük Saat’i ve yöresini epey bilen biri olarak, Asinelli’nin kulelerinden birinin bizimkine benzetince, ‘Dostum sen buna Torre Degli Asinelli demişsin, ama bu Adana’daki Büyük Saat’in aynısı.’ tepkisini verdim. Resimde ikisini de birleştirdim, ve bence bana hak verdiniz. Neyse şimdilik gittim ben. Tez zamanda yeni bi ülkeyle gelmek üzere. Ciaooo! 

Sex, Drugs & Rock’n Roll ya da daha yaygın ismiyle Amsterdam…

Uzun zamandır yazmadığımı, uzun zamandır bildiğinizden dolayı; uzun zamandır yazmıyorum’lu bir açılış cümlesi yazmak istemiyorum ve sadece yeşilpasaportlukız bloguna geri döndü diyorum. Yakın geçmişte okuduğum Anne Frank’in Hatıra Defteri’nin de etkisiyle artık sıra Hollanda’da olmalıydı diye düşündüm ve işe koyuldum…  

Veeee Amsterdammmm.. Haziranın 25’i, yıl 2009. Gün, ay, yıl olarak çok net aklımda, çünkü o gün Micheal Jackson’ın öldüğü gündü ve aynı gece Amsterdam sokaklarında çok güzel bir açık hava MJ Tribute Party’e katılmıştım; o kadar eğlenceli bir partiydi ki, sanki bütün Hollanda adamın ölmesini bekliyormuş… :)

Şehre gelicek olursak, herkes gibi ben de fazlasıyla merak ederek gittim sınır tanımayan bu şehre. Amsterdam sınırsız, özgür, eğlence dolu, herkesin kafasının güzel olduğu, trafik lambalarına bisiklet ibaresi eklenecek kadar çok bisikletlinin olduğu, rahat bir şehir olmasının yanı sıra, hayret verici şekilde merkezden biraz uzaklaşıldığında huzur dolu, oyuncaktan yapılma evler gibi evler barındıran, mimarisinin göz kamaştırdığı, doğanın capcanlı olduğu, lale bahçeleri içinde farklı bi Dünya’daymış hissi veren çok yönlü bir şehir. 

Amsterdam yazımı okuyan her Türk, eminim ki ilk olarak buradaki seks ve uyuşturucu konularını merak edecektir diye düşünerek ilk paragrafı bu konuya ayırıyorum. Gider gitmez direkt porno sektörüne dalmadan önce ilk olarak Damrax’ da bulunan seks müzesiyle başlangıç yapılınabilir. Ama belirtmeliyim ki burası porno müzesi değil. (Pornografik olanı Red Light District’te mevcut.) Bu müzede cinselliğin tarihi, 20’li yıllardan kalma ilk erotik siyah-beyaz sessiz filmleri, aynı zamanda bdsm kültürü, yüzlerce yıl öncesinin dildoları gibi cinsellik üzerine ne varsa görebilirsiniz. Ha, küçük bi not; giderseniz müzedeki her türlü objeye dokunmak, foto çekilmek vs. serbest; utanmayın hehe :)) Bu müzeden çıkmışsanız eğer, açsanız ve Hollanda kültürüne ait bi şeyler denemek istiyorsanız, unutun. Yemek kültürleri yok :) Tek meşhur yemekleri, tüm Avrupa’ya da yayılan külahta patates. En meşhur olanı da yine Damrax bölgesinde, önündeki uzun kuyruktan anlayacaksınız neresi olduğunu. Zaten buraya gelmişim fuhuş, alkol, uyuşturucu ve eğlencenin dibine vurmuşum kumardan da eksik kalmayayım diyorsanız eğer, casinolarda rulet masasında ya da makinalarda şansınızı deneyebilirsiniz. Gelelim en meşhur bölge Red Light’a; bence Amsterdam’ı bu kadar rahat kılan etkenin en başında fuhuş, uyuşturucu gibi şeylerin alenen, sokak ortasında, şehir merkezinde ve olağan aile yaşamının içinde gerçekleşiyor olması, zira bu kadar umursamaz ve rahat bir ülke daha görmedim bugüne kadarki gittiklerimden. Bu bölgeye adım atıldığından itibaren, önce tüm şehre hakim olan esrar kokusunun tavan yaptığı halini burnunuzda hissediyorsunuz, her ırktan insanla münasebette  bulunabileceğinizi fark ediyor, tiyatro adı altında sevişen insanları seyretmek için metrelerce kuyruklarla karşılaşıyor, bunun dışında dakikası 1-2 Euro’ya canlı seks şovlarını izleyebiliyorsunuz; yani burası kısaca tam bir Sin City. Aslında bu kadar gidin, görün demek istiyorum ama biraz daha detaylı anlatasım da yok değil…

Öncelikle kırmızı ışıklı, küçük kulübelerinin olması sebebiyle bölgenin adı Red Light. Bu kulubelerde de yarı çıplak ya da çırılçıplak taş gibi hatunlar kendini pazarlıyor. Kadın olarak ben bile hepsini epey süzdüm, bir tane bile çirkini olmaz mı, olmuyormuş demek ki. Oldukça garip bir hadise aslında, sevişmek isteyen bir adam, kadını seçiyor, camı tıklatıyor ve pazarlıkta anlaşırsa girip sevişiyor. Hatta isterse perdeyi kapatmadan, sevişmesini aleni şekilde yapıyor. Bu bölgede dikkat çeken bir detayda evlerin perdeleri olmayışı. O kadar rahatlar ki kafanızı kaldırdığınızda hangi evde ne yapılıyor görebilirsiniz. Kafası her daim güzel ya da içmeyi abartan insanların önüne geldiği yere işememesi için de, her yeri açık, ne yapıldığı belli olan pisuvarlar da var bu bölgede -Aman Allah’ım nasıl bir yer burası :)- Bir de, ne olursa olsun her türlü fotoğraf makinasına karşılar. Adamlar alenen sevişiyor, eğleniyor, her şeyi yapıyor, gel gelelim bir foto çekmek isteyen olunca üstüne atlıyolar. Erotik tiyatro denilen hadiseye gelirsek, bu tiyatroların en meşhuru Casa Rossa’yı 35 euro vererek içkisiz, 50 euro vererek de sınırsız içkili olarak 9-10 tane seks şovu izlenebilir. Fotoğraf makinesi tamamen yasak, telefonuma gelen çağrıya bakmak için çantamdan hafifçe çıkardığım cep telefonumu gören görevli saniyeler içinde yanımda bitti ve sert bi şekilde beni uyardı. O derece de titizler. Bu tiyatroya biz eş dost gidip; hep beraber sahneye çıkan kişilerin halvetini izledik. :) Amsterdam ile anılan bir diğer etkinlik de bilindiği üzere uyuşturucu. Ülkede uyuşturucu kullanımı yasal ve bunlar Smart Shop denilen dükkanlarda, bakkaldan sakız alıyor gibi, yasal bi şekilde alınabiliyor. en bilinenleri de kek ve Magic Mushroom. Bazı mantarların içeriğindeki zehir oranın yüksek olması ve sanrı görmeye sebep olmasından dolayı mantarlar burada uyuşturucu işlevi de görüyor. Benim girdiğim dükkanda bu mantarlar buzdolabında satılıyordu, dolabı açıp seçip, son kullanma tarihine bakarak, sanki uyuşturucu değil de akşama mantar sote pişirmek için mantar alıyormuşsun hissi doğurmuyor değil insanda. Bir de bu Smart Shop’lardaki Marijuana’lara isim vermişler: sevgi, heyecan, mutluluk, rahatlama gibi. :) buradaki Marijuana’lar da içriğindeki karışımlardan dolayı öksürtmüyolar bilginize. 

Smart Shop harici satın aldıklarınızı, alenen gerçekleştirdiğiniz yerlere de Cafe Shop diyorlar. Burada ironik bir şekilde sigara içmek yasaktır; hatta kimi mekanlarda içki satımı da yasak. adamlar kısaca diyor ki yeter artık zaten otunu tüttürüyosun, kuruyla suluyu da karıştırma. :) Efenim Erva’nın Red Light anlatımı burada sona erer. Bu sokak bitince fotoğraf çekmeyeni dövüyolarmış da denilen, kocaman IAMSTERDAM yazısının olduğu alana denk geliyorsunuz. Bakınız benim de D harfi içindeki fotoğrafım :)) ama biz Türkler genelikle A ve M harflerini kadraja alarak çekinmiyor muyuz? Tabiki de öyle hihiohio :) 

Son paragrafım da Amsterdam’ı farklı yönleriyle de keşfetmek isteyenler için şunları söyleyebilirim, öncelikle kanal turu mutlaka denenmeli, gerçi kışın bu kapalı teknede camdan bakarak yapılıyor ve hiç iç açıcı değil, yaz için bi şeyler içerek teknede tura katılmak oldukça eğlenceli oluyor tabi. Van Gogh Müzesi de uçuk ressamın dehasını keşfetmek isteyenler için de süper bir seçenek olabilir; iyi ki de girmişim diyeceksiniz eminim. Dam meydanında Madame Tussauds müzesini, -iki kere bu ülkeye gitmiş olmama rağmen birinde vakit darlığı, diğerinde kuyruğun fazla olması sebebiyle- gezemedim evet içimde kaldı. Keyifli olurdu ama, ünlülerin birebir ebatlardaki balmumundan yapılma heykelleriyle bir arada olmak. Biraz da turist değil de yerel halkmışım gibi olmak istiyorum derseniz, Dam Meydanı’nın oralardan bir bisiklet kiralayın, atlayın bisiklete ve Rokin Caddesi’ne gelin. Burada küçük meydanda yerli halkın takıldığı mekanlar var. Caddenin zıt yönünde ilerlerseniz de Amstel biralarına isim sahipliği yapan Amstel Bölgesi’ne gidersiniz. Burada da beni çok etkileyen Anne Frank’in evi ve Yahudi Müzesi yer almakta. Bu müze gerçekten çok çarpıcı, malumunuz Naziler 2. Dünya Savaşı’nda oldukça fazla sayıda yahudi katlettiğinden, müzenin gereği , içeriği ve önemi büyüktür. Anne Frank’ten de kısaca bahsedersem eğer; İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımı nedeniyle önce ülkesinden taşınarak Amsterdam’a gelen, ancak ötekileştirilmiş kimliğinden burada da kurtulamayarak babasının gizlice inşa ettiği ”The Secret Annex” adını verdiği tek göz odada 2 sene yaşayan ve yakalandıktan sonra toplama kampına gönderilip, burada yaşama veda eden küçük bir kız çocuğu ve onun gizli mahzeninde tuttuğu günlük notlarından ibaret. Bununla birlikte Anne Frank öldüğünde henüz 14 yaşındaydı da dersem, günlüğün değerini ve Anne’in enteresanlığını da daha iyi anlatmış olurum sanıyorum…  Bir de şimdi yerini tam hatırlayamadığım ama, bu civarlarda rekorlar kitabına da geçmiş dünyanın en küçük evi var; 2.2m eninde ve 6m boyunda… 

Yeşil Pasaportlu Kız’dan Amsterdam bilgileri bu kadar. Kah eğlencenin ve sınırsızlıkların dibine vurup çıldırabileceğiniz, kah bisiklete atlayıp sanat eseri gibi sokaklarında dolaşabileceğiniz ve keyifle lale bahçelerinde gezinebileceğiniz bir kent burası. Avrupa planınız varsa önceliği rahatlıkla Amsterdam’a verin der ve işe kaçarım.

Brugge Brugge Olduk…

Eskiden sürekli çantamda taşıdığım şu an sayfalarında boş yer olmayan küçük not defterimi karıştırırken; ”Günlerden haziranın 22’si, yıllardan 2009 ve biz Brugge’dayız” notunu gördüm. Sadece bu kadar. Gün ve yıldan ibaret. Ara ara yaparım bunu, hatta kimi zaman 2003 yılında yazdığım sadece tarihten ve bulunduğum yerden ibaret notlar bulurum. Buldukça da sevinirim sebepsiz… :) 

Ve evet sizin de düşündüğünüz gibi, o notu okumamın üzerinden on dakika bile geçmeden, ben bilgisayarın başında Brugge’u anlatmaya başladım bile. Öncelikle okunuşunu elbette bilenler olabileceği gibi, bilmeyenler olduğunu düşünerek yazmam gerekir diye düşünüyorum. Zira ben olsam ve bilmesem Buruc, Bırac falan gibi okurum, ama telafuzu Buruj olarak ediliyor. 

Kuzeyin Venedik’i olarak da adlandırılan Brugge, adeta Orta Çağ’da dondurulmuş ve günümüzden habersizmiş gibi bir zamanda yaşıyor. Gezdiğim süre boyunca kendimi kimi zaman masalda gibi, kimi zamansa Orta Çağ’da kabarık eteğini giymiş, belinde incenik korsesi ve Brugge ile özdeşleşmiş dantelden yapılma bir eldiven ve şemsiye ile gezen, bir Avrupalı olarak hissetmiştim. Bugüne kadar gittiğim en özel, en geçmişte yaşayan, en şeker gibi yenesi üçgen yapıda evleri bulunan, dibine kadar tarihe bulanmış, en wafflecı, en güzel patates kızartmasının olduğu, en güzel kokan, en şahane manzaralı, en lezzetli çikolatalarla dolu, en dar, en ıssız, en insansız sokaklara rastladığım yerdi burası.

Brugge, her yerine yürünebilen bir şehir. Bir ana cadde ve bir büyük meydandan oluşuyor. Bu caddenin sokaklarında 1100’lü yıllarda hastane olarak inşa edilen ve hala hastane olarak kullanılan bina tam bir şaheser, hasta numarası yapıp da biraz burada zaman geçirmek istemedim değil. Hastaneden sonra, ara sokaklarda gezinirken, kalabalık bir insan grubu görünce -biz meraklı iki Türk olarak- onların peşine takılıp ufak bir şapelin içine girmiş, ve sonunda da iyi ki de gitmişiz demiştik; öğrendiğimize göre küçük bir şapelin içinde yer alan heykel, Michelangelo’nun yirmili yaşlarda yaptığı Madonna Heykeli’ymiş, bir taraftan hayran hayran seyrederken, bir taraftan da fotoğraflamayı unutmamıştık. Bu meydan da bir de Belfry Kulesi var ki; ”In Bruges” filminin son sahnesinde, o kuleden intihar etmek üzere olan adamın, insanlara farkındalık kazandırmak için atlamadan önce bozuk paralarını attığı sahne var ki, ah o sahne var ki… Bu film bana Brugge’u daha çok sevdirmedi desem yalan olur. Ve eğer mümkünse bir kez filmi izlemeden önce bir kez de izledikten sonra, değilse de en azından izledikten sonra Brugge’a gidilmesini gerektiren -istettiren- bir film. Ve siz de eğer bu filmi izlemiş şekilde Burgge’a giderseniz, eminim o kocaman kuleyi görünce sizin de aklınıza o harika sahne gelecektir. 

Şehire, Brüksel’den Lüksemburg’a geçerken uğradığımız için pek fazla vakit geçiremememiz nedeniyle ve notlarımda da çok detaylı bilgiler bulamadığım için, sanırım bu yazı yazdıklarımın en kısası olacak. Biz şehirde 4-5 saat geçirebildik sadece. Bu süre boyunca kimi zaman elimizde patates kızartması ile yürüyüp bolca fotoğraf çekilerek gezindik, kimi zaman çikolata dükkanlarına gire çıka, her birinin vitrininde takılı kalarak mis kokular arasında… Bu çikolata dükkanlarının birinden, komik şekilli çikolatalardan alıp Türkiye’ye de getirmek istemiştim. Seçtiğim şekil, gerçek boyutlarında bir memeydi, evet meme :) Meme beyaz, ucu ise bitterden yapılmış bir çikolata. Satıcı ile konuştuğumda, özel olarak muhafaza edilmiş bir kaba koyacaklarını ve bu şekilde bozulmadan ülkeme rahatça getireceğimi söyleyerek beni ikna etmişti, fakat sonuç hüsran olmuştu; bavulu açtığımda çikolatanın tamamen parçalara ayrıldığını, memeye benzer bir yerinin bile kalmadığını görerek çok fena üzülmüştüm. Siz siz olun, eğer bu şehirden bir çikolata alacaksanız, böyle afilli şeyler almayın. Hem paranız gidiyor, hem de böylesi bir mutsuzluğa kapılıyorsunuz.

Her biri ayrı sanat eseri olan taş evleri, yapım yılı sebebiyle insanın ağzını açık bırakan masalsı binaları, kanal kenarlarında gezinen ördekleri, çikolata kokan sokaklarıyla insanı kısa süreliğine de olsa gerçeklikten uzaklaştırıyor Brugge. Bu şehri gezerken kendinizi Michelangelo’nun Orta Çağı tasvir eden bir tablosuna bakıyor gibi hissedebilirsiniz -ya da tablonun içindeki bir figüran gibi-. Elinizde bir fotoğraf makinasıyla bu şehirde geçirilen bir gün, yaşanılan en değişik, en mutlu günlerden birisi olarak hayatınızda yer edebilir. Orta Çağ tasvirleriyle oluşturulmuş bir tablodaki absürd bir figürü canlandırmak istiyorsanız, Burgge es geçilmeden gidilip görülmesi gereken bir yer.  

Hızlandırılmış Almanya gezisi; Leipzig, Berlin…

Güne -ve geziye- 1940’lı yıllardan kalma, ahşap merdivenlerin uçlarında, bisikletleri dahi retro modellerden olan, bir o kadar eski; ama içine girdikçe de bir o kadar modern olan, Leipzig’de bulunan bir apartman dairesinde başlamak, fazlasıyla güzel bir deneyimdi. Burası neresi mi? Puçi’nin, İlsu ve Alman arkadaşı Sascha ile paylaştığı; benim gibi her gelenin vurulduğu biraz gotik, biraz barok, biraz modern evi. :) Bu ev, aynı zamanda bizim uzun gezimizin başlangıç noktası. Parmak uçlarımızda yürüyerek, herkes uyurken, gün daha yeni aymışken bu evi terk edip yollara düşüyoruz. Hava ağustos ayı olmasına rağmen oldukça soğuk. İstikamet Berlin, gidiş yöntemimiz ise Almanya’da oldukça yaygın olan ‘Mithfahren’. Bu yöntem için modern otostop sistemi de denebilir aslında. Gideceğiniz yeri ve kalkış noktanızı internet üzerinden bildirerek başvuruda bulunuyorsunuz. Eğer gideceğiniz güzergaha gidecek olan bir sürücü varsa sizinle irtibata geçiyor ya da sistem üzerinden siz oraya gidecek olanları görüp, irtibata geçiyorsunuz. Genellikle 100 km yol için 6 euro istiyorlar ve bu oldukça hesaplı oluyor. Biz Puçi ile 10’ar euro vererek, bir nevi özel şoförümüz ile Berlin’e epeyce konforlu bir yolculuk gerçekleştirdik. Kimi zaman araba tam dolu da olabiliyormuş, ama şansımıza sadece ikimizdik. Trenle dahi zaman zaman 60-65 euro arası tutabilecek mesafelere bile en fazla 20-25 euro arası bir fiyat çıkıyormuş. Bu yöntem ile Almanya’da şehirler arası yolculuklar oldukça konforlu ve hesaplı oluyor. 

Ama ben Berlin öncesi beni oldukça etkileyen Leipzig’den bahsetmek istiyorum. Burası gördüğüm Alman şehir ve kasabaları içindeki en görkemli ve çekici olanı. Yarım milyonu da aşan nüfusu ile eski Doğu Almanya’nın en büyük ikinci kenti. Kuruluşu Puçi’min bana anlattığına göre 7. yüzyıla dayanıyormuş, Leipzig ise adını ıhlamur ağaçlarından almış. Aynı zamanda müziğin önemli isimlerinden Bach, yaklaşık 30 yılını burada geçirmiş. Biz müzesini gezerken çok eğlendik. Zaten özellikle kişilere ait müzeleri gezmek benim için çok heyecan verici. Bir an kendimi o kişinin arkadaşı olarak hissedip, onun eşyalarına dokunarak yüzlerce sene öncesine gidip hayallere dalıyorum. Bach’ın müzesinde kişisel eşyaları ile birlikte kemanı ve notaları da sergileniyor. Kendinizi J. Sebastian’ın bir yakınıymış gibi hissetmek hiç de zor olmuyor. Biz müzenin ardından kabrini de ziyaret ettik. Nerede? derseniz eğer, şehrin simgelerinden biri haline dönüşmüş St. Thomas kilisesinde.  Aslında Leipzig’i Almanların müzik şehri olarak da adlandırabiliriz, zira burası Almanya’nın en eski orkestrasına da ev sahipliği yapıyor. 

Gezdiğim ülkeler ve Türkiye’de bulunan tren istasyonlarını kıyasladığımda Almanya’da ‘Hauptbahnhof’ olarak adlandırılan tren istasyonlarının görkemli görünüşü beni şaşırtan Alman detaylarından. Bulunduğum tüm Alman kasaba ve şehirlerinde olduğu gibi Leipzig Merkez İstasyonu da oldukça şatafatlıydı ve Avrupa’nın da en büyük tren garlarından biri. 1915 yılında inşa edilen gar, şık mağazaları ve azameti ile bir alışveriş merkezi işlevi de görüyor. Yapıları çok iyi korunmuş, çok özenle şehirleştirilmiş bir kent Leipzig ve insanın etkilenmemesi mümkün değil. Eski ve yeni olarak ayrılan belediye binaları da mimari harikalarından. Oldukça geniş caddeleri, kocaman parklarındaki devasa ağaçları ile tam yaşanası bir şehir. Ayrıca yine Puçi’min bilgilerine göre, onun yüksek lisansını da tamamladığı Leipzig Üniversitesi’nde Angela Merkel’den Friedrich Nietzsche’ye kadar dünyaya önemli etkileri olmuş bir çok insanın öğrenciliği geçmiş.  Bu şehirde benim için en önemli detay ise; kahve ile bir bağının olması. Avrupa’nın en eski kahve dükkanlarına ev sahipliği yapan kentte koyu, sert ve kıvamlı kahve çok seviliyor. Bilenler bilir ben tam bir kahve aşığıyım ve bu detay benim gibi sadece sert Türk Kahvesi seven biri için şehri daha da eğlenceli hale getirmeye yetti bile. Müzik, sessizlik, düzen, görkemli yapılar, huzur ve kahve… Kısaca benim yeniden Leipzig’e gitmek için çok fazla sebebim var. 

Almanya özlemim başladı yazarken resmen. Bir yandan da kafamda acaba yeniden nasıl ve ne zaman gidebilirim diye planlar yapmaya başladım bile. 

Eveet… Şimdi de Mithfahren yolculuğumuzun son durağı olan Berlin’den devam ediyorum.  Berlin’de sadece 7-8 saat geçirmiş olsak bile, epey hızlı ve koşturmaca içinde geçti. Bu kadar kısa kalmama rağmen ‘Ubahn’ olarak da adlandırılan gelişmiş metro ağı ve Puçi’nin de şehre epey hakim olması sebebiyle epey bir şeyler yaptık. Metro harici başka bir vasıta kullanmadan tabana kuvvet gezdiğimizden bir çok yerden geçtik. -Ah keşke buralarda daha fazla vakit geçirebilseydik.- Berlin ile ilgili bana en ilginç gelen söylem, Almanlar tarafından Türkiye’nin 4. büyük şehri olarak adlandırılmış olması. Aslında şaşırmamak lazım çünkü, Berlin’de Alman nüfusun sayısı; içinde yaşayan yabancılardan daha az. -Ama ben yine de şaşırdım işte. :) Görüp vakit geçirdiğimiz yerlerden ilki ‘Kurfürstendamm’ Kısaca Ku-Damm olarak da adlandırılıyor. Berlin’in batısında kalıyor. Berlin duvarı ilk örüldüğü zaman burası batı kısmında kaldığı için epey gelişmiş. Şık kafeler ve lüks mağazalar ile donatılmış bir bulvar haline gelmiş. Doğu ve Batı Almanya birleştikten sonra Alexanderplatz ile rekabete girmiş. Burası için aynı zamanda Berlin’in Şanzelizesi de deniliyor. Batı Berlin’i tanımak isteyenler için ideal bir cadde bence. Biz yol boyunca dizilmiş farklı desenlerde olan, Berlin’in de en büyük simgesi haline gelen ayıların önünde bir çok fotoğraf çekildikten sonra, mağazalara göz atarak, benim için yurt dışı gezilerimin vazgeçilmezi olan Hard Rock Cafe’ye girdik. Hemen kapısının önünde görmemiş gibi fotoğrafımızı çekilip, pinlerimizi aldıktan sonra biraz soluklanmak için oturup bir şeyler içtik ve mağaza gezmeye devam ettik. Kısıtlı vakit dolayısı ile koştur koştur Charlie’s Check Point’i görmeye gittik. Burası 1961-1990 tarihleri arasında Batı Berlin’den Doğu Berlin’e geçmek isteyen turist, diplomat ve askeri güçlerin kontrollü kapısıymış. Batı tarafında bulunan büyük levhada İngilizce, Rusça ve Fransızca olarak ”Amerikan tarafını terk ediyorsunuz.” yazar. Günümüzde ise tamamen turistler ile dolu olan, önünde fotoğraf çektirmeyeni dövüyorlarmış dedirten cinsten bi durum söz konusu olmuş bu kontrol noktasında; zira fotoğraf aşkıyla yananlar hiç boş bırakmıyor. E tabi biz de çektirmek istedik fotoğraf, ama hem yağmurun bastırması, hem de aşırı kalabalığın devam etmesinden dolayı vazgeçerek rotamızı Alexanderplatz’a çevirdik.

Burası Berlin’in en merkezi noktalarından. Berlinle bütünleşmiş, şehrin sembolü televizyon kulesi, namı diğer ‘Fernsehturm’ burada bulunur. Puçi’nin dediğine göre eğer yönünü herhangi bir yerden bu kuleye doğru ayarlayıp ona göre yürürsen, çıkacağın yer yine Alexanderplatz oluyormuş. Bilimum cafeler, turistik ürün satan yerler ve alışveriş merkezleri de burada bulunuyor. Malesef ki zamansızlığımızdan dolayı Berlin gezimiz bu şekilde sonladı. Bizi bekleyen, yaklaşık 14 saat sürecek olan Berlin - Paris otobüs seferimiz olduğundan, son rotamızı otobüs istasyonuna çevirerek Berlin gezimizi tamamladık. 

Son olarak Berlin’i düşündüğümde aklımdan geçen düşünceleri paylaraşarak yazımı tamamlıyorum. Aslında Berlin’in bir çok acıyı da içinde barındırdığı aklıma geliyor. Başından geçen olaylar Dünyada pek az şehrin başına gelmiş. Düşünsenize, öncesinde Prusya’nın  ardından Alman İmparatorluğu’nun başkenti, İkinci Dünya Savaşı, milyonlarca insanın hayata veda etmesinin faturasının kesildiği ve bana göre hala ödemekte olduğu, iki ayrı rejimin yaklaşık kırk yıl yönettiği, bazı binalardaki izlerin yeni nesil geçmişini unutmasın diye silinmediği bir kent Berlin. 

Ben ikinci kere bol vakit ayırarak yeniden gitmek istiyorum, kesinlikle Almanya’ya dair önyargılarınızı kırın ve Berlin’e gidin. 

Button Theme